TÜRK DEVRİMİ"NİN ANLAMI
TÜRK DEVRİMİ
Feyzullah BUDAK

TÜRK DEVRİMİ"NİN ANLAMI

Bu içerik 194 kez okundu.
Advert

İnsanlık tarihinde ikinci bir örneği daha gösterilemez ki; Bir millet, bin bir türlü yokluk, yoksulluk ve güçlük içerisinde yeniden dirilişinin, var oluşunun ve geleceğinin temeli olan bir kavram yaratarak, bu kavram üzerine yeni bir hayat inşa etmiş, ama daha sonra bu yeteneğinin tam tersi bir idraksizlik sergileyerek bu kavram ile ilişkisini kesmiş olsun. Evet; “TÜRK MİLLETİ” ile “TÜRK DEVRİMİ” kavramı arasındaki ilişki işte tam da böyle bir ilişkidir. Yani… evet… bunu daha net bir şekilde söyleyelim:  Türk milleti, bin bir türlü yokluk, yoksulluk ve güçlük içerisinde yeniden dirilişinin, var oluşunun ve geleceğinin temeli olan bir kavram yaratarak, bu kavram üzerine yeni bir hayat inşa etmiş, ama daha sonraki yıllarda, özellikle de son yıllarda bu yeteneğinin tam tersi bir idraksizlik sergileyerek bu kavram ile ilişkisini kesmiş ve bu kavramı tamamen unutmuştur.

Şunu kast ediyorum; Yirminci asrın başları Türk Milleti için her anlamda tam bir buhran dönemidir. O yıllarda Doğu  Türklüğü yaklaşık iki asırdan beri Rusya’nın boyunduruğu altındadır. Anadolu Türklüğü ise imparatorluk bakiyesi, küçülmüş bir devlet halinde yaşamasına rağmen yine iki asırdan beri hiçbir başarının veya zaferin sahibi olmaksızın sürekli geriye gitmenin yanı sıra, aynı süreçte derin bir batı hayranlığı çukuruna düşmüştür. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi sonunda bu küçülmüş vatan da, onu yönetenlerin derin bir kompleksle gözünde büyüttüğü batılı uluslar tarafından iş ve güç birliği ile işgal edilmiştir.

Devleti yönetenlerin bu işgale karşı direnme iradeleri yoktur ve her kes uygun bir batılı devletin himayesine girmeyi tek çıkar yol olarak görmektedir. Devlet yöneticilerinin bu durumda olduğu ülke halkından kim, ne bekleyebilir ki? Dolayısıyla tüm vatan sathında derin bir ümitsizlik hakimdir ve her kes hızla yaklaşmakta olan bir çöküşün ayak seslerini duymaktadır. Devleti yönetenler, hangi güçlü devletin himayesine girmek gerektiğinden başka bir şeyi konuşamaz hale gelmiştir.

İşte böyle bir ortamda mucize gibi bir insan ortaya çıkarak Türk Milleti’nin önüne düşmüş ve derin bir inançla “Geldikleri gibi giderler” diyerek yeniden diriliş için amansız bir kurtuluş savaşını sabırla örgülemeye başlamıştır. Giriştiği işteki temel dayanağı ise "Toros dağlarının tepelerinde tek bir Türkmen evinin bacası tüter halde kalmış ise, ben bu milletten umudumu kesmem" inancından kaynaklanmaktadır.

Böylece başlayan Türk Kurtuluş Savaşını ve onun zafere ulaştırılma öyküsünü günlerce konuşsak tam olarak anlatma imkanı yoktur. Ama iş, akıl sınırlarını zorlayan bu mücadele ve sonucunda ulaşılan muazzam zafer ile bitmemiştir. Çünkü bu mücadelenin ve bu zaferin mimarı olan lider, aynı zamanda kazanılan bağımsızlığın ve kurulan yeni devletin ilelebet yaşaması için yeni bir “TÜRK DEVRİMİ” fikrinin de mimarıdır aslında.

Kurtuluş Savaşı’nın ve elde edilen muhteşem zaferin lideri Mustafa Kemal, kurulan yeni devletin ve onu kuran Büyük Türk Milleti’nin sağlam temeller üzerinde sonsuza kadar yaşaması için, daha sonra adına “TÜRK DEVRİMİ” diyeceği bir dizi devrimler planlamaktadır. Bunlar; hukuktan ekonomiye, siyasal yapıdan toplumsal yapıya, alfabeden eğitim sistemine ve kadın haklarından devletin yeniden organize edilmesine uzayan bir dizi devrimler bütünüdür. Mustafa Kemal ATATÜRK, uzun yıllardan beri Türklere tepeden bakan batılı ulusların da hayretler içerisinde izlediği “TÜRK DEVRİMİ”ni, cumhuriyetin kuruluşunu takip eden birkaç yıl içerisinde tamamlayarak, bu devrimler üzerinde yeni bir devlet ve yeni bir toplum yükseltmiştir. “Türk Devrimi” esasen, asırlar boyunca “padişahın kulları” durumuna düşürülmüş  yorgun, bitkin ve ezik bir toplumu yeniden ayağa kaldırarak, kendi benliği ve kendi kimliği üzerinde yeni baştan inşa edip, saygın bir ülkenin onurlu yurttaşları mertebesine yükseltme destanının adıdır. 

Burada bahse konu devrimleri sadece ana başlıkları itibariyle kısaca hatırlamakta yayar var.

  • Siyasal Devrimler

· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)

· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

  • Toplumsal Devrimler

· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)

· Uluslararası saat, takvim ve ölçülerin kabulü  (1925-1931)

· Tekke, zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)

· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)

· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)

  • Hukuk Devrimi

· Mecelle’nin kaldırılması (1924-1937)

· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunlar çıkarılarak, laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

  • Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler

· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)

· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)

· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)

· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)

· Güzel sanatlarda yenilikler

  • Ekonomi Alanında Devrimler

· Aşârın kaldırılması

· Çiftçinin özendirilmesi

· Örnek çiftliklerin kurulması (Devlet Üretme Çiftlikleri)

· Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak, sanayi kuruluşlarının kurulması

· I. ve II. Kalkınma Planlarının (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması.

Mustafa Kemal ATATÜRK bu devrimlerden bahsederken her zaman büyük bir zevkle “TÜRK DEVRİMİ” kavramını kullanırdı. Çünkü Büyük Lider bunun bilincindeydi.

Bu devrimleri ne için yaptığını ve bu devrimlerin neyi sağlayacağını iyi biliyordu. Ama onun ölümünden sonra bu kavram unutuldu ve onun yerine “Atatürk İlke ve İnkılapları” gibi sun’i bir tabir yerleştirildi. Böylece Atatürk’e hürmet görüntüsü altında “TÜRKLÜK” ve “TÜRK DEVRİMİ” kavramlarının üstü örtüldü. Türkiye’de bugün yaşanan sıkıntılar işte bu gafletin ürünüdür.

Onun için Türklüğe dayalı “TÜRK DEVRİMİ” kavramının yeniden ihya edilmesi gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onu oluşturan Türk toplumu bu kavram üzerinde yükseldi ve bugün yaşanan sıkıntıların içerisinden de bu kavrama tutunarak çıkacağız..

DOĞRU ANLAŞILMAYAN DEVRİMLER

Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından gerçekleştirilen Büyük Türk Devrimini gereği gibi anlayamamış olmak Türk toplumunun en büyük kayıplarından biridir ve bugün yaşanan sıkıntılarımız önemli ölçüde bu devrimlerin gereği gibi anlaşılamamış olmasından kaynaklanmaktadır.

Bu “anlaşılmama” durumu her iki kutup için de aynen geçerlidir. Yani sadece Atatürk’e karşı olanlar değil, kendisini Atatürkçü zannedenler tarafından da bu devrimlerin ruhu gereği gibi anlaşılamamıştır. Atatürk’e karşı olanların bu devrimleri anlamamaları aslında anlaşılabilir bir şey. Bir insandan, karşı olduğu bir şeyi doğru anlamasını nasıl bekleyebilirsiniz ki? Dolayısıyla asıl problemli alan kendisini “Atatürkçü” olarak tanımlayanların bu devrimlerin ruhunu ve amacını anlayamamış olmalarıdır. Atatürk için bu devrimler birer amaç değil, Türk toplumunu bir yere ve bir konuma yükseltmek için düşünülmüş birer araçtı  ve dolayısıyla “bekçilik yapılması” gereken değil, geliştirilmesi gereken enstrümanlardı. Atatürk ömrü boyunca bu gerçeği ifade etti ama bu husus çok az kişi tarafından gereği gibi anlaşılabildi.

Mesela “HİLAFETİN KALDIRILMASI” konusunu ele alalım. Atatürk’ün Cumhuriyet devrimleri ile ulaşmak istediği hedefe temelden karşı olanlar doğal olarak ve hepsinden daha fazla bu devrimi eleştirdiler. “Elde tutulan ve sahip olunan muazzam bir gücün gereksiz yere kaybedildiğini” savundular. Cumhuriyet rejimi yerine Hilafet ve şeriat düzenini tercih edenlerin bu iddiaları eşyanın tabiatı gereğidir ve bu sebeple anlaşılması daha kolaydır. Ama zaman zaman Cumhuriyet taraftarları arasından da diğer tüm devrimleri onaylamasına rağmen bu fikre aynı gerekçeyle katılanlar görülmüştür.

Onların bu yanılgısı ise tamamen bir tarihi bilgi noksanından kaynaklanıyor. Bunu iddia edenler esasen Hilafetin İslam Dünyası üzerinde bir gücü ve tesiri olduğunu zannediyorlar ve büyük hata da buradan kaynaklanıyor. Halbuki Hilafetin kaldırıldığı zaman itibariyle Halifelik Makamı’nın İslam Dünyası üzerinde hiçbir gücü ve tesiri kalmamıştı. Özellikle İstanbul’daki Hilafet Makamı’nı dikkate alan kimse yoktu. Yani İstanbul’daki Hilafet Makamı’ndan ayrı olarak Mısır’da, Irak’ta ve hatta Hindistan’da ayrı ayrı Hilafet Makamları oluşmuştu. Dolayısıyla İstanbul’daki Hilafet Makamı’nın İslam Dünyasındaki diğer coğrafyalarda bir yaptırım gücü yoktu.

Bilgi noksanından kaynaklanan bu garip yanılgıya düşenler şöylesine basit bir soruyu bile kendilerine sormayı akıl edemediler; “Hilafet Makamı bu kadar önemli idiyse, İstanbul’daki Halife neden Türk-İslam Yurdu’nun Hristiyanlar tarafından işgaline karşı İslam ordularını direniş için etrafına toplamadı da bu işi yoksul ve yorgun Anadolu halkının önüne düşen ve hem de Hilafet Makamı’nı ortadan kaldıran Mustafa Kemal yaptı?” Bu soruya verilecek dürüst bir cevap aslında her şeyi daha iyi anlaşılır hale getirecektir..

Doğru anlaşılmayan devrimler konusuna bir başka ilginç örnek ŞAPKA DEVRİMİ… Burada samimiyetle itiraf etmeliyim ki bu devrimin gerekip gerekmediğini ben de çok uzun yıllar boyunca anlayamamıştım. Gençlik yıllarım boyunca kafamda bununla ilgili deli sorular vardı… Çünkü bizim doğup büyüdüğümüz yıllarda kimselerin şapka giydiği yoktu ve dolayısıyla bu devrime ne gerek vardı? Şapka devriminin yapıldığı yıllarda başa bir şey giyilme durumu bugüne göre daha yaygın olsa bile insanları tek tip ve yeni bir baş giyimi modeline zorlamanın ne gibi bir anlamı olabilirdi?

Tüm bu sorularımın doğru cevabını 1993 yılında Kırgızistan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak atanıp, görevime başlamak üzere Kırgısistan’ın başkenti Bişkek’e gittiğimde buldum. Göreve başlamamın ertesi günü Cuma Namazı için Bişkek Merkez Camisi’ne gitmiştim. Bişkek Merkez Camisi’ne ana kapıdan girerken birkaç basamakla ayakkabılık bölümüne yükselirsiniz ve oradan yine birkaç basamak inerek namazı kılacağınız zemine ulaşırsınız. İşte birkaç basamakla yükseldiğiniz ayakkabılık bölümünde iken cemaatin olduğu zemine baktığınız zaman tüm cemaati biraz yukarıdan ve size arkaları dönük bir şekilde topluca görme şansınız olur. Ben de işte o gün, orada bu şansı bulunca Atatürk’ün yaptığı şapka devriminin anlamını ve gereğini kavradım.

Uzun yıllar boyunca Çarlık Rusya’sının ve Sovyet Rusya’nın yönetimi altında kalan Büyük Türkistan coğrafyasında özellikle Sovyetler Birliği döneminde planlı bir şekilde Türk toplumu Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Azeri gibi alt kimliklere ayrıştırılarak, bu kimliklerin pekiştirilmesi için toplumların ekonomik ve sosyal hayatlarına pek çok müdahaleler yapılmıştı. Bu çerçevede Türk toplumunun giyim tarzına da müdahaleler olmuş ve az önce saydığım boyların her biri için karakteristik farklılıklar içeren baş giyimleri, hatta isimleri bile (Kalpak, Papak, Takke, Tappe, Börk vb. şekillerde) farklılaştırılarak toplum hayatına ısrarla yerleştirilmişti. İşte o an, Cami’deki cemaate üstten bakarken hiç birinin yüzünü görmediğim halde kimin Kazak, kimin Özbek ve kimin Türkmen olduğunu sadece başlarındaki giyimlerden anlamıştım ve Atatürk’ün şapka devrimini ne sebeple yaptığını böylece kavrama imkanı bulmuştum. Çünkü o yıllarda Türkiye’de de toplum bir takım tarikatlara mensubiyet sebebiyle birbirinden ayrışmış ve her tarikatın kendine has baş giyimleri ile de bu ayrışma sembolize edilmişti. Yani karşınızdaki insanın sadece baş giyimine bakarak onun hangi tarikata mensup olduğunu anlamak mümkündü. Atatürk, şapka devrimi ile bu ayrışmanın sembollerini ortadan kaldırarak Türk toplumunu tek parçada bir bütün haline getirmeyi ve onları tarikat mensubiyetleriyle ayrışmaktan kurtarıp, ortak TÜRK KİMLİĞİ’nde birleştirmeyi amaçlamıştı. İşte bunu anladığınız zaman şimdilerde Türk toplumunu yeniden 36 dilime ayırmaya çalışanların niyetlerini de daha iyi anlarsınız.

Atatürk tarafından gerçekleştirilen Cumhuriyet Devrimlerinin hiç birisi rastgele veya tesadüfen yapılmış değildir. Tamamı, benliğinden, kimliğinden ve uygarlığından kopartılarak, padişahın kulları konumuna indirgenmiş Türk toplumunu yeniden inşa ederek yüceltme projesinin birer parçasıdır. Bunu kavramadan, bugün yaşanan sıkıntıları anlamak mümkün değildir.

Gereği gibi anlaşılamayan Cumhuriyet devrimlerine bir başka çarpıcı örnek “HARF DEVRİMİ”dir. Yıllardan beri bu devrim “harflerimiz değiştiği için daha önce yazılmış kitapları okuyamaz olduk ve bir gecede cahil bir topluma dönüştük” şeklindeki garip bir iddia ile eleştirildi. Halbuki harf devrimi yapıldığı zaman toplumdaki okuma-yazma oranı  erkekler için % 7 ve kadınlar için Binde 4 olup toplumun ortalama okur-yazarlık oranı % 3 civarındaydı. Kaldı ki bu oranlara toplumun gayrımüslim kesimleri de dahildir ve onlarda okuma-yazma oranının daha yüksek olduğu düşünülürse Müslüman kesimde okuma-yazma oranının % 1 civarında olduğu anlaşılır. Bu okuma-yazma oranı ile kim neyi okuyacaktı da o gün okuyamaz oldu ve cahil kaldılar!

Ayrıca mesele basit bir harf değişikliğinden ibaret değildir ve bunun böyle olmadığı yapılan işe kanunla koyulan addan bellidir; “Yeni Türk harflerinin kabulü” (1 Kasım 1928) Yani konu, Arap harflerinin atılıp, yerine Latin harflerinin konulması değildir. Esas mesele; Türk’ün ses dünyasına uygun olmadığı gibi öğrenilmesi de son derecede zor olan karmaşık bir alfabenin terk edilip, onun yerine Türk’ün ses yapısına daha uygun ve öğrenilmesi de daha kolay yeni bir Türk Alfabesinin konulmasıdır. Nitekim bu harf devriminden sonra toplumdaki okuma-yazma oranı olağanüstü bir hızla yükselmiş ve iddia edilenin tam tersine toplum kısa sürede eski cahilliğinden kurtulmuştur.

TÜRK ALFABESİ

Türkiye’de pek çok kişi Cumhuriyetin ilanından sonraki harf devrimi ile kabul edilen yeni alfabenin “Latin Alfabesi” olduğunu zannediyor ve bunu böyle ifade ediyor. Halbuki gerçek bundan çok farklıdır. Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen yeni alfabeye verilebilecek en doğru isim onun “Türk Alfabesi” olduğudur. Nitekim Büyük önder Atatürk, bu konuda “Yeni Türk Harfleri” tabirini özellikle tercih ve ifade etmiştir. Çünkü bu alfabede kabul edilen işaretlerin (harflerin) Türkçedeki karşılığı ile Latin Alfabesinde bu harflerin karşılığı olan sesler birbirinden tamamen farklıdır.

Ne demek istediğimizi örneklerle açıklayalım. Türkçede söylemek istediğiniz sesi, bu yeni alfabedeki tek bir harf ile yazarsınız ve her durumda, her kelimede o harften aynı sesi alırsınız. Sonuçta birkaç harften oluşan bir sözcük yazdığınız zaman her bir harfin verdiği sesi bir birine ekleyerek ortaya bir sözcük çıkarırsınız ve o kelimeye yazdığınız her harf seste karşılığını aynen bulur. Yani Türk Alfabesinde “A” harfi “A” sesini verir, “L” harfi de  “L” sesini verir. Dolayısıyla “A” harfi ile “L” harfini” yan yana yazdığınız zaman bunu “AL” diye okursunuz. Aynı şeklide “AT” yazınca da bunu “AT” diye okursunuz. Türkçedeki tüm kelimeler de böyledir.

Şimdi bakalım Latin harflerini kullanan batı dillerinde de durum böyle mi? Latin harflerini kullanan batı dillerinde bir çok harf, o harfin bilinen ses karşılığını vermediği gibi, aynı harf farklı sözcükler içerisinde ve farklı yerlerde tamamen farklı seslerle okunur. Bazen de bizim çok kolay ve net şekilde bir tek harf ile ulaştığımız sese batı dillerinde birkaç harfi bir araya getirerek ulaşılır. Mesela Alman dilinde “güzel” sözcüğünü “şön” diye söylersiniz ama bunu yazarken “schön” şeklinde yazarsınız. Yani bu kelimede bir tek “ş” sesi için “sch” dan oluşan üçlü bir harf grubu yazarsınız.

Mesela; Fransız dilinde Paris’teki ünlü bulvara “Şanzelize” dersiniz ama bunu “Champs-Élysées” şeklinde yazarsınız. Bu örnekte hangi harflerin birleşiminden hangi seslerin elde edildiğini açıklama imkanı da yoktur. Yani belki başlangıç olarak en baştaki “Ch” harflerinin birleşiminden “ş” sesinin çıktığını, sonra gelen “mps” harflerinin birleşiminden de “n” sesi çıktığını ifade edebilirsiniz ama bütün itibariyle bakıldığında yazılan kelimeyi oluşturan harfler ile bundan ortaya çıkan sesler arasında neredeyse hiçbir alaka kalmamaktadır.

Batı dillerinde bazen de bunun tam tersi olur ve mesela İngiliz dilinde “ben” demek için “AY” sesini çıkarmak gerekir ama bunu yazarken sadece “I” harfi ile yazarsınız. Yani “I” yazar ve bunu “AY diye okursunuz. Ya da bizim “jandarma” kelimesinin başında kendi sesi ile kullandığımız “j” harfi İngilizcede tek başına yazılınca “Cey” sesini verir. Yine bizim “Rize” veya “Rahat” kelimelerinin başında kendi sesiyle yazdığımız “R” harfi İngilizcede tek başına “AR” sesini verir ve dolayısıyla İngilizcede bir yerde “J” ve “R” harflerini bir arada, yani “JR” şeklinde görünce garip bir şekilde bunu meşhur Dallas dizisinin kötü adamı “CEYAR” şeklinde okursunuz.

Latin Alfabesi ile Türk Alfabesi arasındaki en çarpıcı fark, Türk alfabesinde her zaman her yerde aynı sesi veren bir tek harften elde edilen sese ulaşmak için Latin Alfabesinde çoğunlukla birkaç harfi bir arada yazmak mecburiyeti ile kalmaz. Bazen bundan da garip bir şekilde aynı harf başka kelimelerde başka seslerle okunur. Mesela İngilizcede “isim” kelimesini yazarken “name” yazarsınız ama bunu “neym” şeklinde okursunuz. Yani sadece 4 harften ibaret kelimenin ikinci harfi olarak yazılan “a” işareti konuşmada “e” şeklinde sese dönüşmekten başka, yazdığınız 4 harfin içinde hiç olmayan bir “y” sesi çıkarırsınız ve bu arada 4 harflik kelimenin sonundaki “e” harfini de konuşmada yok edersiniz. Yani o “e” harfinin hiç bir ses değeri yoktur.

Ama şimdilik biz bu karmaşa içerisinde sadece “a” harfi ile ilgilenelim. Bakınız “name” şeklinde yazılıp “neym” şeklinde okunana kelimenin ikinci harfi olan “a” harfi bu kelimede “e” şeklinde okunuyor (neym), ama mesela “su” kelimesini İngilizcede “water” şeklinde yazarsınız, yani 5 harfli bu kelimein de ikinci harfi “a” ile yazılır ama bu kelimeyi “Votır” şeklinde okursunuz. Yani “a” harfi “name” kelimesinin ikinci harfi iken “e” sesiyle okunur ama “water” kelimesinin ikinci harfi iken “o” sesiyle okunur.

Şimdi lütfen bu karmaşanın, batılı ülkelerin çocukları için ne büyük bir bela olduğunu yeniden düşünün ve Cumhuriyetten sonra Türkiye’de yapılan harf devriminin nasıl bir bilinçle yapıldığını anlayın. Batı dillerinde Latin Alfabesinin bu kullanılış şekli onlar için inanılamaz ölçüde büyük bir problemdir. Ben yıllarca İngiltere’de yaşadım ve tanık oldum. İnsanların yüz yüze konuşurken bile bazen bir tek kelimeyi karşısındakine doğru anlatabilmek için dakikalarca harfleri kodladığını gördüm. Hele telefonda konuşurken bu durum adeta içinden çıkılmaz bir hal alır. Lütfen Türkiye’de yanlış veya başka türlü anlaşılmaya müsait bir kelimeyi telefonda karşınızdakine doğru anlatabilmek için şehirlerin baş harflerini kullanarak o kelimeyi kodlamak zorunda kaldığınız anları düşünün…  ki biz bunu çok ender yaşarız. Buna çok az ihtiyaç duyulur. İşte bu, sizin binde bir yaşadoğınız zorluğu düşünün ve batılı ülke insanlarının neler çektiğini anlayın. Batıda telefon konuşmalarının neredeyse yarısını böylesi sahneler oluşturur.

İşte bunun için batılı ülkelerde çocuklara okumayı öğretirken öncelikle harfleri öğretmezler. Çünkü önce harfleri öğretmenin hiç bir pratik yararı yoktur. Çünkü batı dillerinde harfler kağıt üzerinde gördüğünüz sesleri vermezler. Bazen bir kaçı bir araya gelerek basit bir tek ses verir, bazen de aynı harfler başka kelimeler içerisinde başka sesler verir. Bu durumda çocuklara harfleri öğretmenin ne yararı olabilir ki?

Batılı ülkeler işte bu problemi çözmek için ilkokullarda çocuklarına harfleri değil kelimenin tümünü öğretiyor, daha doğrusu ezberletiyorlar. Çünkü çocuğun başka türlü öğrenme şansı yok!

Şimdi tüm bu bilgilerden sonra şu soruyu sormaz mısınız?

“Peki bu durumda biz niçin Cumhuriyetin ilk yıllarında çocuklarımıza sadece harfleri öğreterek okumayı kavratma gibi yıllarca başarıyla uygulanmış sade bir yöntemi terk ettik de, hiç ihtiyaç yokken aynen batılı ülkeler gibi kelime bütünleri öğretme yoluna girdik?”

Evet, bu soru sorulmalıdır! Ben, genellikle  düşüncelerini komplo teorileri üzerine inşa edenlerden değilim ama Türk toplumu, batılı ülkeler gibi mecbur değilken ve hiç ihtiyaç yokken çocuklarını böylesine bir akılsız uygulamaya mahkum edenleri ve bunu sürdürenleri sorgulamalıdır!

ÖZETLE; “Türk Devrimi” kavramı, Büyük Türk Milletini birlik ve beraberlik içerisinde yeniden ayağa kaldırarak yüceltme mücadelesinin özüdür. Bunu anladığımız zaman, bu kavrama ve onun amacına karşı çıkanların gerçek niyetlerini daha iyi anlarız. Bunu anladığımız zaman, geçtiğimiz günlerde AKP Bilecik İl Kongresinde kongre salonuna asılan dev pankartın amacını daha iyi idrak ederiz. Parti kongresinde siyasi hedefi ortaya koyan pankartta aynen şöyle yazılmıştı;

“Bir akıl gelecek ki akıllar delirecek,

Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek”

TÜRK DEVRİMİ kavramının derin anlamını doğru idrak ettiğimiz zaman, bu ifadeler ile ona düşmanlık ilan edenlerin aslında neye düşman olduklarını anlamak daha da kolaylaşır ve derin uykulardan uyanmış oluruz…

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Türk Kurtuluş Savaşı ve ondan sonraki Türk Devrimi Ankara’da organize edildi. Yokluklar içerisinde sürdülen bir savaşla düşman işgalinden kurtarılarak yeniden yurt yapılan Anadolu’nun ve başkent Ankara’nın merkezine bir Oğuz geleneği olarak bu savaşın ve tarihin damgaları vuruldu. O zaman Başkent Ankara’nın merkezi Kızılay Meydanının etrafındaki cadde ve sokaklara büyük ve derin bir bilinçle verilen isimlere bakınız: Sakarya Cad. Selanik Cad. Bayındır Sok. İnkikap Sok. Ziya Gökalp Cad. Mithat Paşa Cad. Zafer Çarşısı, Fevzi Çakmak Sok. Sümer Sok… Bu isimlerin hiç birisi rastgele veya tesadüfen verilmedi.

“Türk; öğün, çalış, güven” sözünün belleklerde yaşaması için Kızılay Meydanına bakan büyük parka “Güven Park” adı verildi ve tıpkı Orhun Abidelerinde olduğu gibi parkın girişindeki mermer sütunlara Ata’nın bu sözü kazındı. Onun hemen yan tarafındaki mahalleye “Namık Kemal Mahallesi” adı da aynı amaçla verildi.

Ben Kızılay Meydanı ile Anıtkabir arasında bir yerde oturuyorum. Benim evim ile Anıtkabir arasındaki sokakların adları ise sırasıyla şöyle; Ata Sokak, Ordular Sok. İlk Sok. Hedef Sok. Akdeniz Cad. İleri Sok…

Büyük önderin Kurtuluş Savaşını sonlandıran son emri, Necatibey Cad. ile Anıtkabir arasındaki cadde ve sokaklara isim olarak nakşedilmiş; Ordular, İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri…

Anıtkabirden sonraki ilk bulvarın adı ise; Mareşal Fevzi Çakmak Bulvarı…

Kızılay Meydanı adını, Kurtuluş Savaşı süresince burada konuşlanan Sıhhiye Bölüğü ve Kızılay Taburundan alıyor. Belli bir yaşın üzerinde olanlar bizzat hatırlayacaktır. Bu meydanın bir köşesinde mütevazi bir Kızılay Binası vardı. O bina adeta Kurtuluş Savaşının sağlık merkeziydi. Tüm sağlık malzemeleri bu binada toplanarak, buradan gereken yerlere gönderilirdi. Cephede görev yapacak sağlıklçıların eğitimleri bu binada yapılırdı. Yani bu bina Kurtuluş Savaşının sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için oluşturulmuş bir merkezdi. Ama ne yazık ki bugün o binanın yerinde küresel sermayenin bir AVM’si ve onun içinde vahşi kapitalizmin soygun şubeleri çalışıyor. Tarihî Kızılay binasının yıkılması ve onun yerine alış veriş merkezi dikilmesindeki idraksizliği, bilinçsizliği ve tarih yok ediciliğini kavrayabilmek için “TÜRK DEVRİMİ” sözündeki derin anlamı bilmek gerekir…

Türk milletinin bu kabustan uyanarak ayağa kalkması ve başını dik tutması için, Atamızın emaneti olan TÜRK DEVRİMİ kavramına, bilinçli bir şekilde onun anlamına ererek sarılmaktan başka çıkar yolu yoktur...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500